Reklam: Orhan Kıvılcım ile portreni yaptırmak ister misin? Web kameranı aç ve Orhan Kıvılcım tablonu yapsın. Şimdi tıkla.

Facebookda Paylas
English French German Italian Portuguese Russian Spanish

Rüya Gerçek Olana Kadar

7-8 Haziran 2007 Tarihleri Arasında Bursa Nilüfer Belediyesi ve Uludağ Üniversitesi Düzenlenen ULUSLARARASI KATILIMLI II. KENT VE SAĞLIK SEMPOZYUMU Dahilindeki `Düşlediğim Kent` Konulu Yarışmada `Rüya Gerçek Olana Kadar`  Adlı Makalem, Ödüle Layık Görüldü. Bu Makalemi Sizlerle Paylaşmak İstedim.

Sempozyum, 7-8 Haziran 2007 taihleri arasında Nilüfer Belediyesi Gazeteciler Cemiyeti Uğur Mumcu Etkinlik Salonu'nda düzenlenecektir. Detaylı billgi için: http://www.kentsaglik.org/genel.html

Not:  Ödül Alan Eserler, Sempozyum Boyunca Sergilenecek Olup Ödül Töreni 7 Haziran Perşembe Günü Saat 19. 00 da, Ataevler Mahallesi Gazeteciler Cemiyeti Uğur Mumcu Etkinlik Salonunun Üst Katında Yapılacaktır.


`Rüya Gerçek Olana Kadar!`

            Dünyaya engelli olarak gelmiÅŸ olmasına ve her tür engele raÄŸmen akademik kariyer yapmış bir engelliyim. ÇocukluÄŸum ve bilhassa ilk gençlik yıllarım, televizyonda “engelli çocuklarınızı saklamayın, sokaklara çıkın, engelli çocuÄŸunuz sosyal hayatın içinde olsun” anonslarını dinleyerek geçti. Her ne kadar ben, ailemin katkıları ile üniversite bitirecek kadar hayatın içinde olsam da onlar bu anonsları yapmakta haklılardı. “Engelli evladı saklamak”, önemli bir problemiydi ülkemin…

            Bu anonslar, çok geçmeden hedefine ulaÅŸtı. Engelliler, sokaÄŸa attılar kendilerini… Onca çaÄŸrıyı yapanlar, haklılardı haklı olmalarına ama sokakların engellilere hazır olmadığı çok geçmeden anlaşıldı ve Türkiye`de engelli mücadelesi farklı bir boyut kazanmış oldu.

Bursa Kaplıkaya`da site içinde beÅŸ katlı bir apartmanın birinci katındaki evimize balkondan rampalı giriÅŸ yapmıştık yıllar evvel… O rampalı giriÅŸ sayesinde akülü tekerlekli sandalyemle, tek başıma çıkıp en azından yakın çevrede kolayca gezebilme imkânına sahibim yıllardır… Ama gidebildiÄŸim yerler kısıtlı olduÄŸu için, çoÄŸu zaman ancak ailemle beraber sandalyemin kol gücüyle de olsa sokulabildiÄŸi yerlere gidebiliyorum.

O gün hava güzeldi. Mevsim bahardı. Pencereyi açtığımda yüzümü okÅŸayan ılık hava, beni dışarıya davet ediyordu sanki… Hep aynı yakın çevrede gezmek canımı sıksa da bu davete hayır diyemezdim.  Hemen giyinip akülü tekerlekli sandalyemle kendimi sokaÄŸa atıverdim.

Caddeye vardığımda o günkü ilk şaşkınlığımı yaşıyordum. Neredeyse iki senede bir türlü bahanelerle yenilenen ve her yenilenişte biraz daha yükseltilen kaldırımlar, en fazla iki parmak yüksekliğindeydiler ve böyle olmasına rağmen, kaldırımın başlangıcı, tatlı bir meyille yola sıfırlanmıştı.

Bu ne zaman yapılmıştı? Dün böyle miydi? O anda bu güzelliÄŸin muhakemesini yapamayacak kadar heyecanlıydım. Yine de ilk önce kaldırımdan gitmekte tereddüt ettim. “Kaldırımın baÅŸlangıcı iyi de sonu nasıl?” sorusuyla beraber içimden bir ses, “bu kadar alçak kaldırımı araç sahipleri boÅŸ bırakmazlar, kesin ilerde kaldırımı iÅŸgal etmiÅŸ bir araç vardır, çıkma kaldırıma!” diyordu. İçimdeki olumsuz sese raÄŸmen, kaldırıma çıkıp yoluma devam ettim. O anda cadde tarafından yanıma bir otomobil yaklaÅŸtı. Pencereyi açan ÅŸoför, çekinerek bana “Affedersiniz,” dedi; “park yeri arıyorum da, buralarda nereye park edebilirim?”

KiÅŸinin bu soruyu ciddiyetle sorduÄŸundan emin deÄŸildim. O sebeple ima ile karışık, sorusuna soruyla karşılık verdim: “Kaldırım var ya… Neden kaldırıma park etmiyorsunuz?” Adam, benden de ÅŸaÅŸkındı. “Hiç olur mu öyle ÅŸey beyefendi? Siz beni arabamdan ve ehliyetimden mi etmek istiyorsunuz? Kaldırıma park etmenin cezasından haberiniz var mı?” dedi ve hızla uzaklaÅŸtı. Cezanın büyüklüğü kadar, vatandaşın cezanın uygulanacağından bu kadar emin olması beni hem ÅŸaşırtmış, hem sevindirmiÅŸti.

Baharı koklamak kadar, akülü tekerlekli sandalyemle yaşayışıma uygun bir şehirde gezdiğimi yavaş yavaş fark ediyor olmak, beni mutlu ediyordu. Bu duygular içinde gezerken, cep telefonum çaldı. Açtım. Telefonun diğer ucunda, yıllar evvel iş için beni fazlası ile yeterli bulduğu halde hem iş yerinin oturduğum yere uzaklığı, hem de çalışacağım yerin fizikî şartlarının bana uygun olmaması sebebi ile beni işe almayan ve bunu açıkça ifade eden yazılım şirketinin patronu vardı.

“Hemen gel” diyordu, “Hemen gel, neredesin?”

Bunun bir kamera şakası olup olmadığından emin değildim, yine de normal davranmaya çalışıyordum:

“-Ben nasıl geleyim efendim, ben Kaplıkaya`dayım, sizin ofis BeÅŸevler`de… Hem gelsem de…”

Adam, beni dinlemiyordu.

“-Ya atla belediye otobüsüne gel iÅŸte… Sabah servisten inmeyince merak ettik seni… Proje seni bekliyor.”

“-Hangi otobüse?”

“-Ya bilmiyor musun; önce Heykel`e geliyorsun, sonra oradan da bizim buraya…”

“-İyi de Ahmet Bey, `engelli otobüsü` adı verilen ve ÅŸehir turu attırmaktan öte bir fonksiyonu olmayan iki otobüs dışında ben hiçbir otobüse binemiyorum ki? Nasıl aktarmalı olarak iki otobüsle oralara geleyim?”

“-Ya engelli otobüsü mü kaldı? Artık bütün belediye otobüsleri engellilere uygun…”

Duyduklarıma inanamamıştım. Yine de denemeye değer diye düşündüm. Durağa vardığımda Ahmet Bey`in haklılığı ortaya çıkmıştı. Önümden geçen her otobüs, tekerlekli sandalyemle binebileceğim nitelikteydi. Beni Heykel`e götürecek otobüse rahatça bindim.

Otobüsün penceresinden takip ettiÄŸim ÅŸehir, bütün kaldırım ve yollarıyla adeta “gel beni gez!” diye davet ediyordu. İçerisini çok merak ettiÄŸim ve mimarî uygunsuzluÄŸundan asla içine giremediÄŸim ÅŸehrin göbeÄŸindeki sinema salonunun en azından giriÅŸinin engellerden arındırılmış hâli, içerisine olan merakımı iyice arttırmıştı.

Kırmızı ışık sebebiyle durduğumuz sırada, dışarıda bir alışveriş merkezinin önündeki kalabalık dikkatimi çekti. Çoğu engelli olmayan topluluk, ellerindeki pankartlarla, dövizlerle belli ki bir şeyleri protesto ediyorlardı.

“Engelleri Kaldıralım!”, “Engellilerin GiremediÄŸi Hiçbir Yere Girmeyiz!”, “Ya Herkes Girer, Ya da Hiç!” okuduÄŸum dövizlerden sadece birkaçıydı.

“-Ne oluyor burada?” diye sordum, önümde oturan yaÅŸlı amcaya… “-Ne protestosu bu?”

“-Evlâdım,” diye söze baÅŸladı amca, “-Burası engellilere uygun olmayan bir yer… Toplum bu konuda çok duyarlı… Åžimdi bu eylem yapılıyor, merak etme kısa sürede uygun hale getirir sahibi… Göze alamaz… Sen bu ÅŸehirde onca ÅŸey nasıl oldu sanıyorsun?”

Yaşlı amcadaki bilince mi, yoksa toplumun hep yapmasını beklediğim, istediğim şeyi yapan dışarıdaki kalabalığa mı şaşırayım, bilemiyordum.

***

İşyerine hiçbir engele takılmadan vardım. Mekân, her yönüyle tekerlekli sandalyemle her tarafa girebileceğim nitelikteydi. Güzelliklere çabuk alışmış olmanın rahatlığı vardı içimde...

Sıkışmıştım. Bunca güzelliÄŸin arasında bana uygun olmayan bir tuvaleti düşünmek bile istemiyordum. Bilgisayarın başına oturmadan tuvalete gittiÄŸimde, engellilere ait özel bir tuvaletin varlığıyla mutlu oldum. Tuvaletten çıkıp bilgisayarın başına oturduÄŸumda, üzerinde çalışmamı istediÄŸi yazılım projesini anlatmak üzere Ahmet Bey, yanıma geldi. İster istemez,  “Mekân, ortam çok güzel ya Ahmet Bey, burası hep böyle miydi?” cümlesi çıkıverdi aÄŸzımdan…

Ahmet Bey, cevap verdi:

“-DeÄŸildi elbette… Ama iÅŸyeri, hastane, okul, devlet daireleri gibi kamusal iÅŸlevi olan bütün binalara `engellilere uygunluk` ÅŸartı getirildi. Yeni yapılan binalara zaten ÅŸartlar yerine getirilmezse ruhsat almak mümkün deÄŸil; eski binalara da tadilat yaptırıldı. Devletin bu konuda siyasilerden bağımsız bir politikası var. Parti ve kiÅŸilerden bağımsız iÅŸliyor sistem… Projeyi devletin ilgili birimleri hazırlıyorlar, standartlara uygun bir ÅŸekilde… Yapabilen bina sahibi kendi yapıyor, maddî açıdan yapamayacak olana da uygun faizle kredi veriliyor yapması için… Biz de krediyle yaptırdık.”

Sistem kurulmuş ve işliyordu. Yıllardır söylediklerimi duyan birileri çıkmış diyerek, seviniyordum.

***

Gün boyu çalışmıştım. Akşamüzeri, cep telefonum çaldığında artık çıkmak üzereydim. Arayan arkadaşımdı. Beni evlerine akşam yemeğine davet ediyordu:

“-AkÅŸama annemler seni yemeÄŸe bekliyorlar hayatım, iÅŸ çıkışı doÄŸru bize gel… Haftaya niÅŸanımız var biliyorsun; önce niÅŸanla ilgili detayları konuÅŸuruz; sonra da sinemaya gideriz; o çok beklediÄŸin film gelmiÅŸ…”

“Hayatım? NiÅŸanlanmak?”

Biz ne zaman bu kadar samimi olmuştuk? Türlü engelleri kendime kuruntu edip ona ben daha duygularımı bile henüz açmamışken ne zaman nişan aşamasına gelmiştik? Bunu sorgulamadan ben başka bir şey sorma gereğini hissettim:

“-İyi, geleyim de siz beÅŸinci katta oturmuyor musunuz? Dört kiÅŸilik o ufacık asansör ikinci kattan baÅŸlamıyor mu?”

“-Amma yaptın?” dedi gülerek; “-Kaldı mı öyle ilkel yapılar? Artık tek standart var bu konuda… Bütün asansörler en az altı kiÅŸilik ve zeminden baÅŸlıyor.”

Artık ÅŸaşırmak ve sorgulamak yerine durumun tadını çıkarmayı tercih ediyordum. Böyle bir durumda bana ne kadar `engelli` denilebilir, tartışılırdı. Hayatım boyunca sahip olmayı istediÄŸim ve engelimden dolayı eriÅŸemediÄŸim ÅŸeyler, ellerimin arasındaydı. MutluluÄŸumu tarif etmekten acizdim o anda…

Mesai çıkışı, işyeri servisi ile eve gitmek yerine bindiğim belediye otobüsü ile onlara gittim.

***

Telefonda yaptığımız plana sadık kalarak, yemeğin ardından biraz muhabbet ettikten sonra sinemaya gitmek üzere evden çıktık. Gideceğimiz sinema salonu, sabah dışından engelsizleştirildiğini gördüğüm, ama içini hiç görmediğim şehrin merkezindeki idi. Sinemadan içeri girdiğimizde içerisinin de en az girişi kadar bana ve tekerlekli sandalyeme uygun olduğunu gördüm. İnşaat sektörü ve onu yönlendiren genel toplumsal yapının, yükseklik ve merdiven sevdasından kanun yoluyla da olsa vazgeçmesi sevindiriciydi.

Biletlerimizi, tekerlekli sandalye kullanan engellilerin yanlarındaki kişiyle yan yana film seyredebilecekleri yerden aldık. Ben, tekerlekli sandalyemde, o ise yanımda normal sinema koltuğunda oturacaktı. Hemen yerimize geçtik. Işıklar sönüp film başladığında o başını omzuma dayadı, bense onun elini elime alırken, başım, omzuma dayadığı başına hafifçe düştü. Gözlerim kapanıverdi. Uyumuşum.

***

Uyandığımda evde ve kendi yatağımdaydım. Yataktan kalktım. Perdeler kapalı olduğu için içerisi aydınlık değildi. Önce perdeleri açtım. Dışarıda parlayan güneş, bütün bu görüp yaşadıklarımın bir rüya olduğu gerçeğini gözlerimin önüne serdi. Hâlâ, üniversiteyi dereceyle bitirmiş olmasına rağmen engelleri yüzünden vasfına uygun bir iş bulamamış ve yalnız bir adamdım. Üzülmedim değil; üzülmüştüm. Ama hayat ve mücadelesi, kaldığı yerden devam ediyordu.

Ta ki, `rüya, gerçek olana kadar`!

Alper Åžirvan

http://www.alpersirvan.com/kose_yazilari.php?ID=94