Hikâye şu: Yusuf Bey, gemilerde güverte sorumlusu olarak çalışıyor.
Kaza günü de Yusuf Bey’in çalıştığı gemi İstanbul’da limana yanaşırken
aniden bir rüzgâr çıkıyor. Gerisini Özbek’ten dinliyoruz: “Öteki
gemilerin üzerine sürüklenmemek için demir atmak zorunda kaldık. Bizi
limana yanaştıran römorköre verilen halat çürük bir halattı. Gemi
sorumlusuna yeni bir halat vermesi için defalarca yalvarmıştım. Halatın
üzerinde dört tane ek vardı; biliyorum çünkü üçünü ben yapmıştım.
Römorköre verilen halatın, geminin miçosunun bacaklarının arasından
geçtiğini fark ettim. Halatın kopacağını anladım ancak gürültüden
çocuğa sesimi duyuramadım. Koşarak çocuğu kenara ittim, ardından tüfek
patlaması gibi bir ses duydum. Havada takla atarak yere düştüğümde sol
bacağım kopmuş, az ileride duruyordu. Her tarafı kırılmış olan sağ
bacağımın üzerinde sol bacağımı almaya gittim. Sıkı sıkı tuttum
ayacığımı… Ama bir süre sonra, aşırı kan kaybından bilincimi kaybettim.
ArkadaÅŸların anlattığına göre o durumda saatlerce ambulans beklemiÅŸim.”
Ambulansın gelmesiyle ne mi oluyor? Ambulans görevlileri Yusuf Bey’i
kısa bir muayeneden geçirdikten sonra, özel bir hastanen morguna doğru
yola çıkıyorlar. Avcılar’daki hastanenin morg görevlisi bir mevtaya
uygulanacak son işlemleri uygulamadan önce, son bir kontrol yapıyor.
Kirpiklerine dokunduÄŸunda, Yusuf Bey’in göz kapakları istemsiz olarak
hareket edince, hemen ameliyata alıyorlar. 14 saat süren başarılı
ameliyatın ardından, Yusuf Bey’in kopan bacağı yerine dikiliyor, diÄŸer
bacağındaki kırıklar alçıya alınıyor.
Yusuf Özbek, ameliyattan iki gece sonra, hasta yatağında yaşadığı
travmayı atlatmaya çalışırken birden yer sallanmaya başlıyor ve hastane
yerle bir oluyor: 17 Ağustos depremi. Yusuf Bey, enkazın altında
yaÅŸadıklarını ve kurtarılma anını anlatıyor: “Enkazın altında, yattığım
yerden kırmızı giysili adamları görüyordum. Ama ne onların sesini
duyuyor, ne de beni kurtarmaları için seslenebiliyordum. Üzerimdeki
moloz parçalarından birini alıp, karyolanın demirine vurmaya başladım.
O arada kendimden geçmiÅŸim.” Kurtarma görevlileri Yusuf Bey’i duyup
enkazdan çıkarıyorlar, ama 14 saat süren çabalarla yeniden yerine
dikilmiÅŸ olan bacağı olmadan… Sonra… Sonrası tekrar ameliyat, tekrar
kopan bacağın yerine dikilmesi, yerine dikilen bacağın kangren olması,
biraz kesilmesi, sonra tekrar kangren, tekrar biraz daha kesilmesi…
Başına gelen onca talihsizlikten sonra yaÅŸamdan vazgeçmeyi bile düşünüyor Yusuf Özbek. Ama o kadar güçsüz ki…
“50 YTL hiç bitmedi”
Yusuf Bey’in eÅŸi yıllar önce bir kazada hayatını kaybetmiÅŸ. YaÅŸlı bir
annesi, iki de kızı var. Ancak o, herkesi bırakıp Datça’ya yerleÅŸiyor.
“Çünkü tek başıma ayakta kalabileceÄŸimi çevreme ve kendime kanıtlamak
zorundaydım. Sadece bunu kanıtlamak için çok sevdiğim insanları geride
bırakıp yalnız yaşamayı seçtim. Tek başıma ayağa kalkmaya, ayakta
durmaya, yaÅŸamımı sürdürmeye çalıştım ve baÅŸardım” diyor gülümseyerek…
Ona yeniden yaÅŸama azmi veren de “Canan” oluyor; canına can katan
“Canan”… Canan Hanım, tekerlekli sandalyeye bağımlı deÄŸil ama çocukken
geçirdiği yanlış bir ameliyat sonucu bir bacağı kısa kalmış.
Engellilerin düzenlediği bir piknikte tanıştıklarını söyleyen Yusuf
Bey, birbirlerini ilk gördüklerinde âşık olduklarını, ancak duygularını
bir türlü dile getiremediklerini, bu nedenle de sık sık piknik
düzenlediklerini dile getiriyor kahkaha atarak.
Â
Ancak Canan Hanım, aslında “50 YTL davası” sayesinde iliÅŸkilerinin baÅŸladığını dile getiriyor.
Bu 50 YTL davasını merak ediyoruz. Canan Hanım anlatıyor: “Ben arabamda
hamak, sandalye, masayla dolaşıyorum. Yani her an pikniğe hazır
vaziyetteyim. Bir gün arabamda 50 YTL buldum. Meğer Yusuf koymuş
arabama. Çok rahatsız oldum. Evli olmadığını öğrenince de telefonla
aradım ve neden böyle bir şey yaptığını sordum. Yusuf, piknik
masraflarının paylaşılmasını istediÄŸini söyleyince, ‘O zaman bu parayı
yiyeceÄŸiz’ dedim. Beylerbeyi’nde balık yemeÄŸe gittik. Ve o 50 YTL hiç
bitmedi”…
Canan Hanım, bir özel okulun bilgi işlem bölümünde çalışıyor. Eşinden
ayrılmış, 15 yaşında bir oğlu var. Oğlu üniversiteyi kazandığında Yusuf
Bey’le evlenmeyi ve Datça’ya yerleÅŸmeyi hayal ediyor. Canan Hanım,
Yusuf Bey’in hayatının anlamı. Yusuf Bey özellikle de Canan Hanım’ın
güzelliğine, anlayışlı, espritüel olmasına, dürüstlüğüne, iyi
kalpliliğine, açık sözlülüğüne, herkese karşı yardımsever ve pozitif
olmasına âşık. Yusuf Bey, “Canan beni her konuda destekledi, güç verdi.
Bugünkü baÅŸarılarımın %50’sinden fazlasını ona borçluyum. ‘Yapamam’
dediÄŸimde her seferinde “Yaparsın” diyen, bir ÅŸey getirmesini
istediÄŸimde ‘Kalk kendin al’ diyen, bütün iÅŸlerimi kendim yapmamı,
kendime güvenmemi öğreten tek insan. Onun sayesinde hayata bağlandım.
O, benim engelimi hiç görmedi. Engelsiz bir insan gibi davrandı hep
bana. İşte bu sayede ben engellerimden kurtuldum. Bazen ‘Bu güzelim
kadın bula bula beni mi buldu?’ dediÄŸim oluyor” diyor gülerek…
Ancak Canan Hanım, Yusuf Bey’in aslında kendi çabasıyla hayata
baÄŸlandığını söylüyor mütevazı bir ÅŸekilde. “Ben belki arkasında sadece
küçük bir kıvılcım oldum” diyor.
Datça’da Yusuf Bey’in günleri balık tutmakla, üç tekerlekli bisikletine
binmekle, ufak tefek işlerle meşgul olmakla geçiyor. Malulen emekli
olan Yusuf Bey, hayatın içinde yer almayı başarmanın keyfini yaşıyor.
Engellilere ise kendilerine güvenmelerini, kendileriyle barışık
olmalarını, kendilerinden utanmamalarını, engellerini kabullenmelerini,
mücadele etmelerini öneriyor ve ancak bu şekilde hayatın içinde yer
alabileceklerini söylüyor. Yusuf Bey şu anda ise dört gözle Canan
Hanım’ın Datça’ya yerleÅŸmesini bekliyor. Çünkü onun için Canan,
“can”dan da önce geliyor… (Tempo Dergisi)