1972 Erzincan doğumluyum. İlkokul, ortaokul ve liseyi K.Çekmece’de bitirdikten sonra 1991 yılında İ.Ü.Bilg.Muhasebe bölümünden mezun oldum. Birkaç sene serbest olarak bilgisayar programları ve oyunlar hazırladım.
Şu an İ.Ü.İşletme Fakültesi bilgi İşlem bölümünde çalışmaktayım. Lisanslı bir sporcuyum. Hayatın tutunabildiğim her alanında bilgimi arttırmaya çalışıyorum. Daima bana yeterli gördükleri değil, gözümün erişebildiği kadardır menzilim.

Size bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Ama bu işi hakkıyla başaramayacağımı bildiğim için şimdiden özür dilerim. Alper Abi'yle ben yaklaşık altı sene önce tanıştım. O benim düşünce ve düşlerime, çok güçlü bir hayat enerjisi ve sevgi bağlarıyla örülmüş bir yuva manzarası hediye etti. Önce Yaradan'a sonra Alper Abi'ye, sonra ailesi ve yakınlarına bu güzellikleri cömertçe gösterdiği için teşekkürlerimi sunuyorum.
Beni mazur görün, çoğu insan gibi melankoliye girmeyeceğim. Alper Abi'nin hayatını işgal eden tüm o yıldırıcı, yoğun fiziksel mücadele ve harabe halindeki manzaradan oluşan devasa resmi kaldırıp, derinlere inmek istiyorum. Çünkü, görüntü neredeyse her zaman aldatır, saklar, tuzağa iter ve bizi esas konudan uzaklaştırır. İlgilenmek istediğim, Alper Abi'nin işaret parmağı değil, işaret ettiği yollardır. O büyük resmin altında kalan dünyaya can veren gözlerindeki gün ışığıdır. Çoğumuzun ufacık dertlerde yıkılıp kaldığı bu hayatta, o bizim karanlık zannettiğimiz yerleri tek tek işleyip, saklı bahçelere dönüştürmüştür. Ve bunlar yetmiyor ona.. Yetmiyor yıkılmamak, tohumlar ekmek, fidanların büyümesini seyretmek, rengarenk, lezzetli bahçelerde gezmek ona yetmiyor. Çünkü, bu güzellikleri etrafıyla paylaşmak istiyor.. Cömertçe.
Ve birer kelebek gönderiyor penceremize konan. Onun gökyüzüne, toprağına, denizlerine, bahçelerine bizi davet eden bir elçi. Yılların biriktirdiği acı tatlı tecrübelerle işlenen bu sayfalarda, hayata dair bir derin bir nefes alıp, yorulanlara, tıkananlara, durup bir tat almak isteyenlere, kısacası herkese..
Hayat enerjisinin bir yudum bal gibi sunulduğu şahane bir kitapla başbaşayız. Susalım da.. Böylesine güzel bir yaşam öyküsünü en iyisi siz onun kendi satırlarından okuyun.
Alper KAYA kitabını şu sözlerle özetliyor :
"Bir bilgisayar faresi ve bir tıklama ile birer birer yazılan harfler...Kelimeler tümcelere, tümceler paragraflara, paragraflar sayfalara dönüşüverdi. Bilgisayarda yazı yazabilmek için gereken o tıklamaların tüm fiziksel yükünü, çalışan tek parmağım taşıdı. O benden vazgeçmedi, ben de onu terketmedim. Bu kitaptaki yazılarım ve yazdığım diğer yazılarımın kahramanı, işte o sol işaret parmağım."
(Kim kimler üzerinden NE kazanıyor?) Aslında bu yazıda
engelliler için yapılan bağış kampanyalarının körüklediği yangınlardan
bahsedecektim. İnsanların kolaya kaçıp bir sms atarak destek verdiği bu
oluşumların bireysel ve toplumsal hayattaki derin
çatlakları nasıl büyütüp, birer uçurum haline getirdiğini yazacaktım. "Düşünün..." diyecektim okuyanlara. "Hayal
edin ki nehrin öte tarafındasınız. Kıvırcık kızıl saçlarınız var.
Birilerinin, kıvırcık kızıl saçlılar adına nutuklar atıp, bağış
topladığını hayal edin. Ömrünüz boyunca gazetelerde, televizyonlarda,
panolarda, marketlerde heryerde sizin gibi olanlara dair duygu sömürüsü
yapıldığına şahit olduğunuzu varsayın. Saçlarınız yüzünden adeta
yardıma muhtaç konumda alıgılandığınızı düşünün. Üzerinize yığılan
etiketleri tasavvur edin..."
Sorularım vardı sizleri muhasebeye davet eden.. : "Yıllardır -tekerlekli sandalye alalım- denerek ısrarla devam eden kampanyalardaki bağış miktarı toplamda nedir? Bu para kaç sandalye eder? Kaç sandalye alınmıştır? Kaçı verilmiştir? Engellilerin yüzde kaçı tekerlekli sandalye kullanır? Kaç kişinin sandalye ihtiyacı vardır? Hangi şehirlerimizde kaldırımlar, geçitler, ulaşım araçları, sosyal tesisler, okullar, kurumlar ve akla gelebilecek diğer yerlere sandalyeli birinin girmesi serbesttir? Sandalyeler sihirli değilse, nasıl bu engelleri aşacaktır?... "
Lütfen biraz daha zorlayın beyin hücrelerinizi diyecektim. Manşetleri hayal edin. "Kıvırcık kızıl saçlıların da bir yaşam merkezi olsun!"... "Sizin de desteklerinizle onlar için bir kompleks kuracağız!".. Bunu duymak bile sizi şimdiden "komplekse" sokmuyor mu? Nasıl da coşup köpükler saçarak kabarıyor aranızdaki nehir! Değil mi? Hissedebiliyor musunuz sıcağı?
Ama.. Vazgeçtim. Vazgeçtim, çünkü bilip de görmek istemediğim o manzaraya yukardan baktım.. Ve nehrin iki yanında gördüm ki, çoğu kişi memnun, oldukları yere kök salmışlar, çoktan orman olmuş heryer. Yangına gagasıyla su taşıyan serçeler de vardı. Ama nafile! Ve kabahatin büyüğü toplumda diyerek sürekli toplumu uyarmak, bilgi vermek de beyhude bir iş.
Sizi Türkiye İstatistik Kurumunun 2002 de yaptığı önemli bir araştırmadan kısacık bir bölümle başbaşa bırakıyor ve sesimi kısıyorum..
Özürlülerin Kurum ve Kuruluşlardan Beklentileri (DİE 2002 Araştırması)
Araştırma döneminde özürlü olan kişilerin kamu kurum ve kuruluşlardan
en önemli beklentilerine ilişkin bilgiler alınmıştır. Bu çalışmaya göre
özürlülerin en önemli beklentilerinin parasal katkı (% 61.22) olduğu
gözlenmektedir. Parasal katkı yapılmasını isteyen özürlülerin oranı
kırda % 68.03 iken kentte % 55.28’dir. Özürlü erkeklerin %59.34’ü,
kadınların ise % 63.76’sı kurum ve kuruluşlardan parasal destek
istemektedir.

|
3 Aralık Engelliler Günü’nün Tarihçesi : 1992 yılında Birleşmiş Milletler aldığı bir kararla, 3 Aralık gününü "Uluslararası Engelliler Günü" olarak ilan etti. Bu kararın ardından BM İnsan Hakları Komisyonu 5 Mart 1993 tarihli ve 1993/29 sayılı bildirisi ile üye ülkelerce 3 Aralık gününün "engellilerin topluma kazandırılması ve insan haklarının tam ve eşit ölçüde sağlanması" amacıyla tanınmasını istedi. Ve o günden beri, 3 Aralık "engelliler günü" olarak bilinmektedir. Daha sağlıklı bir toplum ve daha adil bir düzen sahibi olma yolunda; Her 3 Aralık’ta sakatları anmak mı daha faydalıdır, yoksa bir günlüğüne de olsa sakatlanmak mı? Bu soruyu şimdilik bir yana koyalım. Çünkü çoğu kişinin 3 Aralık Engelliler Günü’nden veya o gün hangi etkinliklerin yapıldığından haberi yok. Herkesin bu günü önceden bilip, odaklanması doğru olur mu olmaz mı ayrı bir konu. Peki, konuyla ilgili olanlara ve biraz olsun bilenlere soralım: Türkiye’de her yıl 3 Aralık’ta neler yapılır? |
Çünkü bu satırları okuyup anlayabilecek kapasitede çalışan bir beynimiz var.
Buradayız, bizi bu satırlara ulaştıran teknolojiye sahibiz.
Aklımızın alamayacağı, ömrümüzce okusak bitiremeyeceğimiz, son derece geniş bir bilgi kaynağı olan INTERNET içinde geziyoruz.
Buradayız ve bu satırları okuyup anlıyorsak tembelliğimizin bahanesi yok.
Çalışmalıyız, aramalıyız, öğrenmeli ve becerebiliyorsak da bir şeyler üretmeliyiz.
El ayak yoksunluğu, göz kulak kaybı, felç veya başka fiziksel sorunlar KENDİMİZİ GELİŞTİRMEYE ENGEL DEĞİLDİR. Hatta bazen kendimizi dolayısıyla hayatı keşfetmeye teşvik edici bir fırsattır!!