Herkes kıymetli ve değerli buluyor koşusunu, bu yüzden koşarken başka yürüyüşlere bakma gereği duymuyor.
Herkesin kendi küçük dünyasında şu veya bu gerekçelerle, öyle yada böyle geliştirdiği bir yaşam önceliği var.
Genellikle bir ideale yaslanmayan, acımasız yaşam koşturmacaları arasında daha çok yaşayakalma üzerine bir öncelik yaklaşımı...
Modern çağın gladyotör yetiştirme bilimi olan kişisel gelişim telkinlerinden yansıyan "Sen değerlisin" "Sen ötekinden daha iyiye layıksın" seslenişleri kulağa hoş geliyor ve öteki içinde yer alan bütün insanlar hatta hayatın neredeyse tamamı bireyin dokunma ve iletişim alanının dışında kalıveriyor.
Ve yaşamının her alanında iletişime gereksinim duyan bir varlık olan insan bu kaos dünyasında sadece olması gerektiği zamanlarda olması gerektiği kadar plastik iletişim parçalarıyla avunur hale geliyor.
Hiçkimse kendisi ve çok yakını olanların dışında bir insanı veya olayı görmüyor.
Öteki olanın, dışarıda duranın öyküsüne dokunmuyor.
Biliyor ki öteki olana biraz dokunsa, onun öyküsü içinde küçük bir yolculuğa çıksa, sen önemlisin, önce sen mutlu olmalısın gibi telkinlerin içindeki o ağır "ben" vurgusu silikleşecek. Bireye, " mutlu olmalısın " ve " bunun içinde benim dolmalarımı yemelisin " diye fısıldayan ağır kapitalist öğreti kendi mevcudiyetini o benliğin vurgusuna bağlıyor. İşte bu yüzden dokunmadan yaşamak, görmemek, hissetmemek
anlama çabası içinde olmadan, yani aklını ve ruhunu yaşamın sahici kıymıklarından koruyarak yaşamak işine geliyor.
Tabii bu temassız yaşam, bu anlamdan kaçış beraberinde dokunulmazlığı da getiriyor. Ötekinin acısına dokunmaktan kaçan birey kendi öyküsüne de dokunulsun istemiyor. Öyleki bir selam, bir konuşma girişimi dahi canını sıkar oluyor. Çünkü onun yolu belli artık; tam yol yalnızlık.
İşte bu dokunulmazlık ve temassızlık soldurdu yaşamı.
Kimsenin birbirini dinlemediği ortamda yaşama anlam katacak küçücük mutluluklarda kayboldu.
Dokunmadan ve dokunulmadan herşeye teğet geçerek yaşamı da teğet geçti insan.
Belkide eskiye, eski olana dair özlemimizin asıl sebebi bu.
İnsanların birbirlerinin hayatlarına, umutlarına dokundukları yılları, yaşanmışlıkları özlüyoruz...